KOCA DEV VİLLİE


KOCA DEV VİLLİE

Kral Midas'ın Kulakları

Küçük Deniz Kızı

Kurbağa Prens

Bremen Mızıkacıları

Çirkin Ördek Yavrusu

Kırmızı Başlıklı Kız

Çizmeli Kedi

Fareli Köyün Kavalcısı

Sihirli Fasulye

Hansel ve Gretel

Güzel ve Çirkin

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler

Uyuyan Güzel

Kül Kedisi

Rapunzel

Kibritçi Kız

Çoook eski zamanlarda, yaşlı ve ulu çınar ağaçlarıyla dolu bir ormanda, Villie adında sarışın bir dev yaşardı. Bu devin çok büyük bir sorunu vardı; yaşamakta olduğu yalnız ve kimsesiz hayat ona çok acı geliyordu. Dev özünde altın kalpli ve sevgi dolu birisi olmasına rağmen o kadar çirkindi ki, kimse yüzüne bakamıyordu. Herkes ondan korkuyor ve kaçıyordu. Zavallı Villie, bu durumundan o kadar utanırdı ki, O da insanlardan kaçmaya çalışırdı. Keşke dev olmasaydım derdi kendikendine konuşarak, ne olurdu sanki ben de yakışıklı, beğenilen bir insan olsaydım. Villie’yi esas üzen şey yaşadığı ormanın diğer tarafındaki ülkenin Kral’ının güzel kızıydı, deliler gibi aşık olduğu, aklından bir an olsun çıkartamadığı güzeller güzeli Kybele. Halinden dolayı hiçbir zaman beraber olamayacağı, kavuşamayacağı tek aşkı Kybele. Ama gönül bu ya Kybele ile ilgili hayallere kapılmaktan da kendini alamazdı.

Günlerden birgün bizim Dev, koca bir çınarın altında yarı uyur, yarı uyanık bir şekilde dinleniyordu. Dev, Kybele’nin güzelliğini düşünerek hayallere dalmışken ağacın dallarının arasından bir tıkırtı ve ıslık sesi duydu. Başını kaldırıp kocaman sarı gözleriyle çınarın dallarını iyice taramış ama bişey göremedi.

“Bir sincaptır herhalde.” diye düşündü. Tıkırtı kesilince rahatlayıp yine gözlerini yarıyarıya kapadı. Tam o sırada aynı tıkırtı ve ıslık sesi yeniden duyuldu. Yıllardır insanlardan kaçarak bu ormanda yaşadığından, tüm orman sakinlerinin seslerini çok iyi tanıyordu. O kadar ki, bu sesi tanıyamamasına şaşmış kalmıştı. “Bu bir sincap değil, daha önce hiçbir hayvanın böyle bir ses çıkardığına şahit olmadım.” diyerek uzandığı yerden aceleyle kalkıp ayağa fırladı. Ancak, hemen başının arkasından sarkan koca çınar dalını farketmedi ve başını dala çok kötü çarptı. Ne olduğunu dahi anlayamadan olduğu yere yığıldı ve kendinden geçti.

Devimiz yerde baygın yatarken ıslığın sahibi de ortaya çıkmıştı. Bu yaklaşık bir parmak boyunda, minik beyaz kadife kanatlarıyla titreyerek uçan kırmızı saçlı, parlak mavi gözlü bir “Peri Kızı”ydı. “Panzebüyü Kızları” de derlermiş bu perilere… Çok nadir bulunan özel bir çiçeğin yaprağından doğarlardı. Kelebek kadar kısa ömürlü olan bu peri kızları, doğdukları gün ne zaman öleceklerini bilirler ve görevlerini yerine getirmek için zamanla yarışırlarmış. Peri kızı öyle narin, öyle zayıftı ki…

Yerde yüzüstü yatan Villie’nin etrafında pervane olmuş dönen Peri Kızı, bir yandan kanat çırpıyor, bir yandan da küçük cılız sesiyle “Uyan koca Villie, uyan artık lütfen!” diye bağırıyordu. Ama nafile, parmak kadar bir şeyin ne kadar sesi çıkabilirdi ki… Kısa ömründeki önemli görevinin bilinciyle Peri kızı devi uyandırmak için türlü çarelere başvuruyordu; çiçek özlerini devin gözüne damlatıyordu ama Villie bir türlü uyanmıyordu.

Olacak iş mi bu, Zavallı Villie! Bütün ömrü boyunca beklediği, ümit ettiği, hayalini kurduğu şeye kavuşmak için doğan fırsatın kafasının üstünde uçtuğunu bilse yatar kalır mıydı hiç böyle.

Peri Kızı artık yorulmaya başlamıştı ki, son bir çırpınışla devi kulağından ısırdı. Villie, eliyle ısırılan kulağının üstüne öyle güçlü bir tokat attı ve bu tokatla Peri Kızı neye uğradığını şaşırdı. Küçücük bir inleme döküldü minik dudaklarından: “Ahhhh!”. Dev şaşkın şaşkın, sendeleyerek yavaş hareketlerle ayağa kalkmaya çalıştı. Gözlerini ovuşturmak için avuçlarını yüzüne götürdüğü anda koca bir nara atan Villie, ellerini sallamaya başladı.

Devimiz çılgınca ellerini sallayadursun, Peri Kızı gözlerini korkuyla dört açmış, başına gelecekleri bekliyordu. Villie’ye “Yavaş olur musun lütfen” dedi, “Beni düşüreceksin!”. Bu sesi duyan dev, elini yüzüne iyice yaklaştırınca minik Peri Kızı’nı gördü. Ağzı bir karış açık hayretle Peri Kızı’na bakmaya başladı. Daha önce hiç böyle bir yaratık görmemişti, üstelik konuşuyordu da. “Başım döndü” dedi minik Peri Villie’ye, “Sonunda seni uyandırabildiğime sevindim, hiç uyanmayacaksın sanmıştım”. Villie, koca gözlerini kırpıştırarak Peri Kızı’nın dağılmış kırmızı saçlarına baktı ve “seni incittiğim için özür dilerim” dedi. İyi kalpliydi sarışın Dev, gerçekten parmak kadar bir şey olan şu küçük yaratığa zarar verdiğini düşünmüş ve kalbinde bir acı duymuştu.

Kendini biraz toparlayan Peri Kızı, çiçek sularından birkaç yudum içtikten sonra küçük elleri ile bu sudan biraz da korkudan kızarmış yanaklarına serpti. Derin derin nefes alıp verdikçe minik göğsü hızla inip kalkıyordu. Derin bir nefes daha alıp, parlak mavi gözlerini Dev’e dikti. Artık görev zamanı gelmişti.

Villie , minik peri kızını ilk defa görüyordu. Bütün ömrü boyunca dünyanın en büyük yaratığının kendisi olduğunu düşünmüştü, ancak bu peri kızı o kadar küçücüktü ki... Ne işi olabilirdi bu peri kızının bir devle. Kafasında binlerce soru gidip geliyordu Dev’in. Aslında Peri Kızı’ndan azıcık da olsa korkmuştu. Daha önce görmediği bu yaratık hem uçabiliyor hem konuşabiliyordu. Bu; nasıl, neden ve niçinler Dev’in kafasında bir iki saniyede oluşmuştu ve bu soruların ardı arkası kesilmiyordu.

Birden Peri Kızı’nın sesiyle irkildi: “Villie”, “Villie” diyordu peri kızı. Şaşkınlığını henüz üzerinden atamayan devimiz, “Sen kimsin?” dedi. Peri kızı Dev’in şaşkın bakışları arasında onun başının üzerinde hızlıca bir iki tur attı . Zaten şaşkın olan dev gözleri ile peri kızını takip etmekte zorlanmıştı. “Başımın etrafında dönüp durmayı bırakır mısın?” dedi. “Kimsin, nesin?” diye sorusunu tekrarladı. Fakat, Peri Kızı ısrarla uçmasını sürdürdü. Dev’in kah ayaklarına, kah başına, kah sırtına doğru uçup durdu. Dev şaşkınlık içinde Peri Kızı’nı takip etmeye çalışıyordu.

Dev uçmaya devam eden Peri Kızı’ndan durmasını istedi. Ama Peri Kızı’nın öyle bir niyeti yoktu. Bu Panzebüyü Kızı, bir yandan uçuyor bir yandan da Dev’in daha önce hiç duymadığı bir dilde şarkıya benzer sözler mırıldanıyordu. Peri Kızı tam Villie’nin gözlerinin önünde uçmasına devam ediyordu ki, devin sırtını kaşımak üzere ani bir hareketle kalkan eli Peri Kızı’na çarptı. Sersemleyen Peri Kızı’nın kanat çırpışları aniden durdu. Dalından kopmuş kuru bir yaprak gibi aşağı doğru süzülmeye başladı.

Villie panikledi ve avucunu açıp Peri Kızı’nı düşmeden yakalamayı başardı. Artık iyice yorulan Peri Kızı deve onu düşmeden yakaladığı için içtenlikle teşekkür etti. Sonra “Büyülü sözleri, etrafında hiç durmaksızın 40 kez dönerek söylemem gerekiyordu, bu nedenle dur dediğinde duramadım” diyerek açıklamaya girişti. “Neyse ki eline çarptığımda tamamlamıştım” diyerek derin bir nefesle konuşmasına ara verdi.

Villie, bir kez daha şaşırmıştı. Ne içindi bu büyülü sözler, bu minik Peri ne işler çeviriyordu? Acaba can düşmanı Gortham mı bu periyi görevlendirmişti? Kendisi kadar cüsseli olmayan bu dev, korkusundan bizim Villie’nin karşısına çıkmaya cesaret edemiyordu ama onunla tartışmayı ve fırsatını bulduğunda onu küçük düşürecek durumlara sokmayı iyi becerirdi. Kaç kere alaylara maruz kalmıştı zalim Gortham’ın yüzünden. O’nun işi miydi bu gerçekten? Eğer öyleyse nasıl ikna etmişti bu nazik Peri Kızı’nı. Hayır, hayır işin içinde başka bir iş olmalıydı.

Ama Gortham da Kybele’ye aşıktı, ve daha çok insana benziyordu. Hatta yakışıklı bile sayılabilirdi. Çok güzel bir sarayı da vardı. İnsanlar ondan korkmuyorlardı. Ama kötü huyları yüzünden de hiç arkadaşı yoktu.

Peri Kızı soluklandıktan sonra hafif bir sesle konuşarak anlatmaya başladı. Doğduğu çiçeğin adından, kelebek gibi kısa ömrüne ve gerçekleştirmeye zorunlu olduğu tek görevine kadar herşeyi ince ince anlattı: “Bize Panzebüyü Kızları da derler, bu isim bazı büyüleri etkisiz hale getirdiğimiz için bize verilmiştir”. Sözün burasında durdu ve Dev’in tepkisini incelemek için gözlerini kırpmadan devam etti: “Benim görevim de Sen’sin sevgili Villie” dedi, ciddi bir ifadeyle.

Dev şaşkındı, duyguları mutluluk, şüphe ve korku karışımı bir hal almıştı. Neydi bu, nasıl inanabilirdi olanlara? Bu nasıl bir görevdi ?

Derken Gortham’ın sesini duydu. Tiz sesiyle şarkı söylüyordu. Duymamak imkansızdı zaten O’nun sesini. Ormandaki tüm hayvanlar O’nun sesini duyduğunda ormanın derinliklerine kaçarlardı. Villie, “Aman Allahım” dedi. “Sen Küçük Peri Kızı, sen beni aldattın. Az daha sana inanacaktım. Büyülü sözlerinle beni Gortham’a yenik düşüreceksin!” diyerek avucunda duran küçük Peri Kızı’nı havaya fırtlattı. Peri kızı o hızla ağaçların en üstüne kadar uçtu. Kanadı küçük bir dala takılmıştı ve çok acıyordu, sessiz hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Ne olduğunu gerçekten anlayamamıştı.

Gortham, Dev’i görmüştü. Alaylı bir ses tonuyla “Villie, bugün her zamankinden daha yakışıklı görünüyorsun.” dedi ve yere düştüğü için çerçöp yapışmış toz toprak içindeki giysilerine göz gezdirerek ekledi: “Çok da şıksın!”. Gortham neden bu kadar kötü olmak zorundaydı, ne istiyordu kendisinden…

O gün Gortham’ın keyfi yerindeydi gerçekten, sonunda araya koyduğu aracılar sayesinde Kybele ile görüşebilecekti. Zaten şarkılar söyleyerek gezmesine sebep de buydu, çok heyecanlıydı. Üstüne bir de Sarışın Dev’i ter içinde, toza kire bulanmış perişan halde görünce iyice keyiflenmişti işte. Sevinçle kıkır kıkır gülüyordu. Bugün hiç birşey moralini bozamayacaktı. Bu keyifli hal ile yoluna devam etti.

Peri Kızı, Villie’ye seslenerek neden bahsettiğini anlamadığını söyledi. O büyülü sözler, gerçek aşki bulduğu zaman çok yakışıklı bir delikanlıya dönüşmesi için söylenmişti. Kanadı çok acıyordu ve saçmalamayı bırakıp kendisine yardım etmesi gerekiyordu. Bizim Villie, ağlayan peri kızına döndü ve kanadını nazikçe daldan kurtararak onu iki parmağı arasına aldı ve özür diledi. Ardından zalim Gortham’ı işaret ederek aralarındaki ezeli rekabetten ve her ikisinin de Kybele’ye olan aşklarından bahsetti.

Peri Kızı devin bu derin aşkından duygulanmıştı, gözlerinden iki iri damla yaş yuvarlandı. Bu iki iri göz yaşı damlası yere düşmeden iki inci tanesine dönüştü. “Tamam” dedi, “Şimdi görev zamanı şu zalim Gortham’dan evvel seni Kybele ile görüştürmemiz lazım”. Villie’nin iri parmaklarından tutup çekerek peşinden gelmesini istedi. İnci olan gözyaşı tanelerini de almasını ve saklamasını istedi. Dev şaşkın ve ne yapacağını bilmez bir halde Peri Kızı’nın dediğni yaptı ve ardından yürümeye başladı. Ormanın derinliklerine doğru ilerlediklerinde bizim Villie, daha önce ormanın bu kısmına hiç gelmediğini farketti. Dev etrafta gözlerini gezdirirken “Burası, senin doğduğun yer” dedi, Peri Kızı.

Villie’nin düşünceli gözlerine baktı. Devimiz şaşırmıştı, ormanın bu kısmını daha önce gördüğünü hiç sanmıyordu. O sırada ilerde, iki tepenin arasındaki yeşil vadide çok büyük ve çok güzel bir saray gördü. Ağzı açık kaldı, bu ormanda böyle bir saray olduğunu ne kendisi ne de diğer orman canlıları kesinlikle bilmiyordu. Peri Kızı sözlerine devam etti “İşte şu ilerdeki sarayda doğdun sen”. Villie buna hiç anlam verememişti, öylesine şaşkın bir haldeydi ki… Birden olduğu yerde durdu ve “Tüm bunlar gerçek olamaz” diyerek Peri Kızı’nın elini bıraktı. Hayretler içinde etrafına bakınıyor ve inanamıyordu olanlara. Peri Kızı tereddüt etmeden tane tane konuştu: “Gel otur şuraya, hem biraz dinlenelim hem de sana Sen’in hikayeni anlatayım”. Villie oturduktan sonra da “Şimdi, beni iyi dinle Villie” dedi.

Dev, meraklı bakışlarla Peri Kızı’nı süzdü ve şüpheli bir tavırla “Benim hikayem mi?” dedi. Ve Peri Kızı hiç ara vermeden anlatmaya başladı: “Sen Sarışın Villie, işte bu sarayda doğdun. Annen, çok iyi kalpli ve çok güzel bir kadındı, O gerçek bir kraliçeydi. Acı olan o ki, sarayın kötü kalpli cadısı annen daha sana hamileyken seni lanetledi: “Bu sarayda doğan erkek çocuklar sonsuza dek çirkin birer Dev olarak kalsınlar”. Güzel kraliçe annen bundan haberdar olmuştu ve seni kötü cadının lanetinden koruması için hergün Tanrı’ya dua etti. Sen doğduğundaysa artık lanet başlamıştı ve kimsenin yapabileceği birşey yoktu. Kraliçe laneti bozdurabilmek için kahinlere ve büyücülere başvurduysa da istediği yardımı alamadı. Ancak, yaşlı bir cadı bu lanetin çok eski, nerdeyse unutulmuş olan çözüm yolunu hatırladı. Bunun için tek yol; senin bu sarayın dışında bir yerde annenden uzakta büyümen ve karşı krallığın güzeller güzeli kızı Kybele ile evlenmendi. İşte Gortham, o seni lanetleyen kötü cadının oğludur. İşe bak ki, kötü cadının doğum sancıları da annenle aynı gün aniden başladı. O da aynı saatte, bu sarayda Gortham’ı doğurdu. Gortham da, bu nedenle senin kadar olmasa da lanetten etkilendi” dedi.

Villie artık neye inanacağını iyice şaşırmıştı, ömründe ilk defa bu kadar garip bir gün geçirmekteydi. Ne diyeceğini bilemiyor ve Peri Kızı’nın söylediklerine de inanamıyordu, bunun bir rüya olduğunu düşünüyordu, uyandığında herşey eski haline dönmüş olacaktı. Peri Kızı ise sözlerine devam ediyordu: “İyi kalpli güzel kraliçe annen Tanrı’ya senin lanetten kurtulman için dua ederken, “Tanrım, bir erkek çocuğu dünyaya getireceğim biliyorum, ancak kötü kalpli bir cadı bebeğimi lanetledi. Şüphesiz, benim oğlumun da sevdiği bir kız olacak. Tanrım, lütfen sana yalvarıyorum, canım oğlumun evleneceği kız dünyalar güzeli olsun. Kaderleri onları sonsuza dek bağlasın ve oğlum bu evlilikle beraber lanetinden kurtulsun.” diyordu.”

“Ve, Tanrı annenin dualarını kabul etti. Annen dua ettiği gecelerden birinde ağlayarak uykuya daldığında rüyasında bir ses duydu. Bu ses ona, senin ormanda kendi başına büyüyerek zor koşullarda yaşamayı öğrenmen gerektiğini ve günü geldiğinde Tanrı’nın yardımıyla kaderindeki güzelle karşılaşıp evleneceğini, böylelikle üzerindeki lanetin kalkacağını ve çok mutlu bir yaşam süreceğini müjdeledi.”

Peri Kızı’nın anlattıklarını dinleyen sevgili dev Villie’nin ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kalmıştı. Kendini çimdikledi, bunun bir rüya olmadığına inanmak istiyordu. Tüm bu dinledikleri gerçek olabilir miydi? Kafası karışmıştı. Villie, usulca eğildi ve başını kocaman avuçlarının arasına aldı. Sonra sitemli bir haykırışla “Neden ben?” diye bağırdı. Sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki ormandaki tüm canlılar irkildi. Peri Kızı onun üzüntüsünü anlamıştı, kanatlarını çırparak havalandı ve onun büyük topak burnuna kelebek edası ile kondu: “Şimdi bu soruyu sormanın hiç zamanı değil, ayrıca sana bir faydası da yok” dedi. “Dediğim gibi benim bir görevim var ve Gortham’dan önce seni güzeller güzeli Kybele ile buluşturmamız gerekiyor.”

Villie silkinerek ayağa kalktı ve “Bu halimle mi?” dedi. Villie’nin hali gerçekten perişandı, üstündeki giysiler iyice eskimişti, ayrıca çamur içinde kalmışlardı. Kendisi de toz toprak kokuyordu. Üstüne üstlük O, kocaman bir devdi. Kendini hiç beğenmiyordu ve biliyordu ki bu haliyle Kybele’yi elde etmek için hiç şansı yoktu.

Ormanın diğer tarafında gösterişli bir sarayda yaşıyordu Kybele. Tertemiz suların çağladığı ırmaklara komşu ağaçlar, burada yeşilin en güzel rengini doğaya sunmuşlardı. Bembeyaz giysiler içindeki Kybele, altın sarısı saçlarıyla melekleri dahi kıskandıracak güzellikteydi. Kybele bugün de, diğer günlerde olduğu gibi, odasının balkonunda oturmuş bahçesindeki çiçeklere sevdiği şarkılardan mırıldanıyor ve penceresine konan kuşlarla konuşuyordu. Bir yandan da, her gece rüyasında gördüğü ancak kim olduğunu bilemediği sevgilisini düşünüyordu. Garipti ama rüyasındaki sevgili de kendisi gibi bu ormanda yaşıyordu. Fakat kim olabilirdi bu? Bu ormanda kendisinden başka iki kişi daha yaşıyordu; bunlardan biri Sarışın Dev Villie, diğeri ise Gortham’dı. Villie ile daha önce bir kaç kez karşılaşmışlardı; ilk seferinde Kybele ondan çok korkmuş ve kaçmıştı. İkincisinde ise yine korkmuş ama kaçamamıştı, hatta içinde anlam veremediği bir sempati duymuştu Villie’ye karşı. Gortham ise hayatında gördüğü en acımasız ve en ikiyüzlü koca bir ahmaktı. Ama Gortham, Kybele için pervane olduğunu her yerde söylemekten çekinmiyordu. O halde, rüyasında gördüğü bu ormanda yaşayan sevgili bunlardan hangisiydi? Nedense o ikinci görüşmeden beri hep aklında olan biri vardı güzel Kybele’nin; “Sarışın Dev Villie”. Onu mütemadiyen yakışıklı bir prens olarak hayal ediyor ve garip hisler oluşuyordu içinde. Fakat bunların hayalden başka birşey olmadığının da farkındaydı.

O gece uykuya dalan Kybele rüyasında yine kim olduğunu bilemediği sevgilisini gördü. Her zamanki gibi sevgilisi ürkek bir kuş gibi yaklaşmıştı Kybele’ye. Ellerinden yumuşak bir şekilde tutarak önünde diz çökmüştü, yine yüzünü göremiyordu Kybele. Sevgilinin gözlerinden dökülen damlalar birer kelebeğe dönüşüyor ve Kybele’nin başının etrafında dönerek bir taç halini alıyordu. Ardından, bir anda kelebekler kanatlarını hızlıca çırparak kenara çekildi ve bu defa Kybele ilk defa merak ettiği sevgilisinin yüzünü gördü. Aniden uyanan Kybele halen şaşkınlık içindeydi; rüyasında gördüğü sevgili, dev Villie’ydi. “Aman Allahım! Olamaz, Villie olamaz!” dedi. Daha sonra düşündüğünde ise, bu durumun ninesinden duyduğu sözlerle ne kadar uyuştuğunu da görmezlikten gelemedi. Şöyle demişti ninesi: “Aradığın Aşk, o kadar yakınında olacak ki, sen nasıl olup da farketmediğine şaşıracaksın. Kader seni ve onu daha ikiniz de doğmadan önce bağladı. Ancak, güzel kızım sakın ama sakın dış görünüşüne aldanmayasın. Unutma, kaderi değiştirmek elimizde değildir”.

“Kaderin seçimini değiştiremezsin.” Bu söz defalarca Kybele’nin kafasında yankılandı. Villie olamazdı ama, “Hayır, O olamaz” diyerek belki bininci defa tekrarladı. Ağlıyordu güzel prenses, bir yandan da Gortham’ı, - onu da hiç beğenmediği ve hiç sevmediği halde- Villie’ye tercih edeceğini düşünüyordu. Bu nedenle, Gortham’ın gönderdiği aracılara bu kez “Evet” demiş ve O’nu saraya davet etmişti.

Peri Kızı, güzel prensesin niyetini biliyordu ve Gortham saraya varmadan Villie’yi saraya götürmek istiyordu. Hemen işe koyuldular, önce Villie bir güzel yıkandı, dişlerini fırçaladı ve saçlarını taradı. Ayrıca, şık elbiselere de ihitiyaçları vardı. Peri Kızı ormandaki tüm hayvanları yardıma çağırdı, herkese bir iş düşüyordu. Tüm hayvanlar Villie’yi seviyor ve ona güveniyorlardı, elbette yardım edeceklerdi. Neşe içinde ne yapacaklarını sordular, hepsi daha önce Villie’nin iyiliğini görmüştü. Villie’nin gözleri yaşardı, ormandaki bütün hayvanlar kendisine yardım etmek için sıraya girmişti, onlar insanlar gibi dış görünüşe değil davranışlara itibar ediyorlardı. Kuşlar kumaşları hızlıca örüyorlar, sincaplar giysilerin ölçüsünü alıyordu. Tavşanlar sivri dişleriyle kumaşları bir güzel kesip biçiyor ve karıncalar da büyük bir hızla pantolonu ve gömleği dikiyorlardı. Giysileri o kadar güzel olmuştu ki…

İşleri bitmişti artık. Villie, daha önce kendisini hiç bu kadar güvende ve mutlu hissetmemişti. Peri Kızı onu iyice süzdükten sonra “Tamam artık kendine bakabilirsin” dedi. Bunun üzerine küçük su birikintisine eğilen Villie, gözlerine inanamadı: “Bu ben miyim gerçekten?” dedi. Peri Kızı “Acele etmemiz gerek!” diyerek Villie’nin elinden tuttu, “Ama bu defa yürüyecek kadar zamanımız yok” dedi. “Gözlerini kapatır mısın, Villie? Sana gözlerini aç dediğimde güzel prensesinin yanında olacağız.”

O sırada Gortham da Kybele’nin sarayına varmak üzereydi. Bet sesiyle şarkılar söyleyerek yürüyordu. Kybele, Gortham’ın sesini daha önce de duymuştu; “Tanrım, ne kötü bir ses bu böyle?” dedi. Acaba O’nu saraya çağırmakla yanlış bir iş mi yapmıştı? Güzel prenses sarayın bahçesinde oturmuştu, etrafında güvercinler uçuyordu. Gortham da sarayın kapısından içeri girmiş ve uşağın işaret ettiği yöne, yani bahçeye doğru, güzel prensesi görmek, O’na aşkını itiraf etmek ve evlenmek isteğinde olduğunu söylemek için yürümeye başlamıştı. “Güzeller güzeli Kybele, ben geldim, neredesin?” diye seslendi.

Tam o anda, Peri Kızı da Villie’yi sarayın bahçesine, hemen güzel prensesin oturduğu yerin yakınına getirmişti. Artık Villie, Kybele’nin hemen arkasında duruyor ve rüzgarın burnuna kadar getirdiği Kybele’nin saçlarının kokusunu içine çekiyordu. Heyecandan tir tir titriyordu Koca Dev Villie. Güzel prensese ilk defa bu kadar yakın duruyordu. Bahçe ise adeta bir cennet gibiydi, prensesin saçları da o kadar güzel kokuyordu ki…

Peri Kızı Dev’in kulağına yaklaşarak; “ Sana son bir kez daha yardım edeceğim Villie, ancak daha sonra sıra sende olacak” dedi fısıldayarak. Elini göğsüne sokup, küçücük ama enfes kokular saçan mavi renkli güzel bir çiçek çıkardı. “Bu çiçeği al Villie” dedi. “Bu çiçek çok özeldir; yetiştiği toprakta tam yedi tane Panzebüyü Kızı gömülüdür. Büyülü bir çiçektir bu. Bahsettiğim yedi Panzebüyü Kızı benim kardeşlerimdir, onlar da Gortham’ın annesi olan kötü cadıdan çok çekmişlerdi ve senin durumuna çok üzülürlerdi. Eğer bu çiçek senin işine yararsa onlar da rahat uyuyacaklardır.” Ardından ekledi: “Bu çiçeğin bir özelliği vardır, çiçeği elinde tutan kişiye bakanlar onu ruhunun güzelliği ölçüsünde güzel görürler, ne eksik ne de daha fazla…” Sonra Villie’nin koca yanağına bir iyi şanslar öpücüğü kondurdu ve gözden kayboldu.

Kybele arkasına döndü ve elinde çiçekle kendisine bakmakta olan Villie’yle burun buruna geldi. Villie’den kendisinin bulunduğu tarafa doğru çok hoş bir koku yayılmaktaydı. Daha önce Villie’ye bu kadar dikkatli bakmamış olsa gerekti, çünkü bu kadar şık ve alımlı bir erkeği daha önce gördüğünü hatırlamıyor olamazdı. Saçlarının ve gözlerinin muhteşem bir sarı rengi vardı ve bu sarı gözler sevgi ile ışıl ışıl parlıyorlardı. İçinden ılık ılık bir his aktı ve rüyasındaki sevgilisinin Villie olduğuna için için sevindi.

Villie prensesin gözlerinin içine bakarak öne eğildi ve dizlerinin üzerine çöktü. Sağ eliyle bir reverans yaparak Kybele’yi selamladı: “Güzel prensesimiz, emrinize amadeyim!” dedi. Ardından her iki elini öne doğru uzatarak prensesin ellerini tuttu ve “İzin verirseniz tüm ömrümü sizinle birlikte geçirmek istiyorum, eşiniz ve sadık bir kulunuz olarak…” diye ekledi. Bu sırada Villie, Peri Kızı’nın gözyaşlarından oluşan inci tanelerini de güzel Kybele’nin avuçlarına bıraktı. Prensesin içinden “Evet” demek geçiyordu, daha önce Villie hakkında düşünmüş olduklarına hayret ediyordu, “Ne kadar da önyargılı bir insanmışım, meğer!” dedi.

Daha sonra Kybele, güzel gözlerini aşağı doğru eğerek mutlu bir sesle “Evet, sevgili Villie, tüm kalbimle evet!” dedi. Villie duyduklarına inanamıyordu, dünyanın en mutlu insanı olmuştu. Prensese sarıldı ve onu alnından öptü. Birbirlerinin gözlerine özlemle bakarlarken Gortham da onları görmüş ve donakalmıştı, Villie’ye daha bu öğleden sonra rastladığında perişan görünüyor ve iğrenç kokuyordu. Nasıl olup da bu kadar güzel giyinebilmişti? En önemlisi de, o kadar yakışıklı görünüyordu ki… Kybele de Villie’den etkilenmişti besbelli ve ağzı kulaklarında bir ifadeyle ona bakıyordu. Gortham onlara bakarken, bu mesafeden bile, onların artık birbirlerine ait olduklarını anlamıştı. Çok üzülmüştü Gortham, başı önünde sessizce ordan uzaklaştı.

Villie ile evlenmeye karar verdiğini Prenses Kybele anne ve babasına açıklayınca, aile çok mutlu oldu. Büyük bir tören düzenlendi ve bu törene Villie’nin annesi Kraliçe’de davet edildi. Ancak Villie’nin isteği üzerine damadın kimliği konusunda Kraliçe’ye bilgi verilmedi. Anne Kraliçe, düğünde Villie’yi görünce olanları hemen anladı ve lanetin son bulduğunda oğlunda nasıl bir değişim olacağını beklemeye başladı. Villie, Prenses Kybele ve onun annesiyle babasının kendisini çirkin haliyle göreceği korkusuyla elinden çiçeğini bir an bile bırakamıyordu. Tüm tören boyunca çiçeği bir elinden diğerine geçirdi durdu.

Tören bittikten sonra ortalığı pempe bir sis kapladı ve beraberinde etrafa bir hanımeli kokusu yayıldı. Villie elindeki çiçeğin birden solmaya başladığını farkederek dehşete kapıldı, herşeyin bozulacağından endişe etmeye başladı. Birkaç dakika sonunda çiçek iyice kurudu ve yere döküldü. Ancak gerek Prensesin, gerekse davetlilerin tavırlarında hiçbir değişiklik olmuş değildi. Herkes gülerek dansediyordu ve Prenses Kybele’nin gözleri de Koca Dev Villie’ye bakarken mutluluktan ışıl ışıldı.

Ancak, anne Kraliçe olanları anlamıştı, kehanet gerçek olmuştu. Elinde bir aynayla Villie’ye yaklaştı ve “ Oğlum, kurtuldun artık, kurtulduk!...” diyerek ona sarıldı. Villie aynada gördüğü kişiyi tanıyamıyordu, ne kadar yakışıklı bir gençti bu… Çiçeğin etkisi demek ki kaybolmamıştı daha. Ama kendisini hiç böyle görmemişti ki daha önce. Annesine sarıldığında da kendi ellerinin zarafetine takıldı gözleri, hayır bunun çiçekle ilgisi yoktu, demek ki kötü cadının lanetinden kurtulmuşlardı. Annesini kucağına alarak mutlulukla dansetmeye başladı. Villie’nin tüm hayalleri gerçek olmuştu…

Prenses ve Villie çok mutlu oldular, onlar ülkelerini o kadar adil yönettiler ki her iki ülke halkı da onlarla beraber en güzel zamanlarını yaşadılar.

Eeee, ne demişler? Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…
  www.babayiz.biz ® | 2009 | info@babayiz.biz
Tüm hakları saklıdır. Bu sitedeki hiçbir bilgi kaynak gösterilmeksizin kullanılamaz.